Zafer kazanılması, adına hutbe okutulması, para ve sikke çıkarılması elbette ki hükümdarlığın ve “devlet” olmanın alâmetidir. Ancak görünen odur ki, Osman Gazi adım adım “devlete” dönüşen bu “iradenin” güçlenmesini sağlamış ve Prof. İnalcık Hoca’nın bahsettiği Yalova’da 1302 tarihinde Bizans’a karşı kazanılan zaferi böyle bir zemin üzerinde taçlandırmıştır. Hocamızın belirttiği tez tam da bu noktada değer kazanmaktadır. Bunun anlaşılması gerekiyor. Yani Osman Gazi Yalova’da Bizans’la savaşmadan önce nerede olduğunun, kim olduğunun ve bu savaşı kazanması halinde neler olacağının -az veya çok- farkında olan bir iradeye sahipti. Dolayısıyla, Yalova’ya geldiğinde artık “devlet” olunduğunun da farkındaydı. Bu “farkındalığı” görmemek yani “1302’de- Yalova’da Bizans’a karşı önemli bir savaş kazanıldı. Devlet o yüzden burada kuruldu. Para basıldı, hutbe okundu. ” demek, oraya kadar gelişen hadiseleri, oluşan zemini, gidişatı “es geçmek” anlamına gelebilir ki herhalde amaç bu değildir. Tam da bu noktada yapmış olduğumuz naçizane tespit ve hatırlatmaların ardından belirtmek gerekir ki; Osmanlı, tarihî süreç içerisinde, bu toprakları “vatan” haline getiren Türklüğün, tarih boyunca edindiği tecrübelerin ardından ulaştığı “kemalât noktasıdır.” Osmanlı, binlerce yıllık medeniyetimizin zirvesidir. Osmanlı’nın mayasının yoğrulduğu, tezahür ettiği ve “kurulduğu” belde ise Osman Bey’in hem dünyaya geldiği ve hem de büyüyüp, “bey” olduğu Söğüt’tür. Söğüt’tür evet… Bununla birlikte, “Osmanlı’nın” tarihî ve ilâhî olarak içerdiği mânâ, değer, fikir, ufuk ve bize kalan şanlı mirası ve tarihiyle de “Osmanlı’nın kurulduğu yer”; Türk’ün çağları aydınlatan idraki ve “göğsündeki kat kat imandır.” Bunu söylemeyi de, hem Söğüt’ün ve hem de büyük Türk Milleti’nin “hakkını vermek” kavlince, kendime görev addediyorum. Ancak, bu konuyu hatırlatmakla birlikte, asıl anlamak istediğim mesele şudur; Ülkemizin ve milletimizin birikmiş sorunları ortadayken, bu sorunların önemli bir kısmının kökleri tarihimizde saklı dururken, her anlamda bilgisizliğin veya “bilgi kirliliğinin” hüküm sürdüğü zamanlarda yaşıyorken; bu konu neden böyle bir şekilde gündeme gelmiştir? Halil İnalcık hocanın tezi olan Osmanlı’nın kuruluş yerinin ve kuruluş tarihinin tespiti meselesini, asıl Osmanlı Tarihinin derinlemesine araştırılmasına yönelik büyük bir fırsat olarak kabul ediyorum. Dikkatle incelenmeli ve doğru anlaşılmalıdır. Bu konu “magazin malzemesi” haline getirilip, hocanın işaret ettiği tarihî metod “güme” gitmemelidir. Bugün dünya tarihinin en zengin arşivine sahip olan “Osmanlı arşivlerinin” ne kadarına ulaşılmıştır? Yani milyonlarca belge ve evrakın ne kadarı tarih ilminin kullanacağı şekilde bilim çevrelerine kazandırılmıştır? Bugün “Türk tarihçiliği” zengin bir birikime sahipken, “dünya tarihçiliğinin” neresindedir? Halen “el yordamıyla” bir şeyler yapılmaya çalışılıyor, ancak bu yeterli değildir.
|